Görseldeki tabloya bakıp, kremin işe yarayıp yaramadığını söyleyebilir misiniz ? Cevabınızı yorumlara yazabilirsiniz.
Dan M. Kahan önderliğinde gerçekleştirilen akademik çalışmalarda, deneklere görseldeki veriler sunularak, kremin işe yarayıp yaramadığı sorusu yöneltiliyor.
Amaç insanların ne kadar zeki olduklarını bu soru üzerinden belirlemek değil. Bu sebeple soru yöneltilmeden önce, deneklerin sayısal okuryazarlık becerileri (numeracy score) ölçülüyor.
Akıl yürütme becerisi ile kanıtlardan doğru sonuca ulaşabilme arasındaki ilişki inceleniyor ilk önce.
Beklendiği üzere, sayısal okuryazarlık becerisi arttıkça, doğru cevap oranı artıyor.
Buraya kadar her şey normal.
Çalışmanın asıl amacı, bilişsel beceri seviyesi artışı ile doğruya ulaşmak arasındaki ilişkiyi belirleyebilmek değil. Yani "daha zeki olanlar daha doğrular" önermesini tespit etmeyi amaçlamıyor bu çalışma.
Çalışma merhemin kurdeşen üzerindeki etkisi yerine, ateşli silahların sınırlandırılmasının suç oranları üzerindeki etkisi şeklinde aynı rakamsal verilerle tekrarlanıyor.
Sonuç şaşırtıcı. Kendi politik görüşüne aykırı sayısal kanıtlar sunulduğunda, en zeki grupta yer alanlar, geri zekalı olanlarla benzer doğru cevaplama oranına sahip oluyor.
Akıl yürütme becerilerinin yüksek olması, kanıt sunulduğunda fikrinizi değiştireceğinizi garanti etmiyor bir anlamda.
Sunduğunuz kanıtlara rağmen karşı tarafın fikrini değiştirmiyor olması, onun kesin geri zekalı olduğuna delalet etmiyor başka bir ifadeyle.
Kabilenle uyum içinde olmak, gerçeği tespit etmekten daha değerli insan için.
Güdümlü akıl yürütme (motivated reasoning) konusunda önemli çalışmalardan biri.
Konunun nasıl sunulduğu karar ve yargılarımızı değiştirir mi?
Kahneman ve Tversky, fayda maliyet analizlerinde ve finansal kararlarda rasyonel olmadığımızı, düşünsel yanılgılarla karar verdiğimizi prospect theory ile ortaya koymuştu.
Thaler ve Sunstein ise, sunum ve çerçeveleme ile düşünsel yanılgıları aktive ederek, insanların kararlarının şekillendirilebileceğini nudge-dürtme kavramında ele almıştı.
Hazırlama ve çerçeveleme finansal kararlar dışında çalışır mı peki?
Daha önce "Priming Effect" ve "Framing Effect" konusunda bir paylaşım yapmıştım.
Çerçeveleme etkisinin özel bir türü var. "Ahlak/Değer Çerçevelemesi" (Moral Framing).
Bu çerçeveleme düşünsel yanılgılardan (cognitive biases) faydalanmıyor.
Bunun arka planında güdümlü akıl yürütme (motivated reasoning) var.
Bir konu hakkında karara veya yargıya varırken, kimliğimiz ve ait olduğumuz grup devreye giriyor.
Rasyonel bir analiz süreci devreye almak yerine, kimliğimiz ve değerlerimiz üzerinden bir karşılaştırma yapmayı tercih ediyoruz.
Özellikle ahlaki değerler bu süreçte oldukça güçlü bir etkiye sahip.
Örneğin, suyun tasarruflu kullanılmasının teknik gerekçelerini ortaya koyduğunuz bir kamu spotu hiçbir etki yaratmıyor.
Ancak, "Su meselesi memleket meselesi!" mesajı içeren kamu spotu ile sağ seçmeni etki altına alabiliyorsun.
Ya da, "Suyu bilinçli kullan doğayı koru" mesajlı kamu spotu ile sol seçmeni ikna edebiliyorsun.
Moral framing, ahlaki değerler üzerinden sunumu çerçeveleyerek kararı ve yargıyı değiştirmeye yönelik bir kavram.
Hem kurumsal hayatta hem politik arenada ülkemizde bolca ve kurnazca kullanılan bir yöntem.
Doğa belgesellerine meraklı olanlar denk gelmiştir. Afrikada yaşayan bir antilop türü olan Springbok, ortada herhangi bir sebep yokken, büyük zıplayışlar yapar. Sağa sola koşuşturup, 3 metre yüksekliğe, 9 metre uzaklığa ulaşan sıçrayışlar sergiler.
Aslen ortada doğrudan bir av kovalamacası olmamasına rağmen bu tip bir davranış sergiliyor olması ilginçtir. Çünkü doğada, enerji ve efor maliyetlidir. Gereksiz ve sebepsiz harcanmaz.
Bilim adamları bu davranışı "Survival Fitness" kavramı ile açıklar. Springbok'lar, etraftaki olası avcılara, ne kadar sağlıklı, güçlü ve formda olduklarının göstermek için bu davranışı sergiliyorlardır.
Sosyal medya paylaşımlarının önemli bir kısmı için de benzer bir itici güç söz konusu kanımca.
Etrafa, ne kadar mutlu, güçlü, sağlıklı (fiziksel/duygusal/zihinsel) ve kapasite sahibi olduğunu sergileme amaçlı sosyal medya paylaşımların çoğunluğu.
Doğrudan av/avcı ilişkisi olmasa da; sosyal statü için sürekli bir savaş halinde olan birey için, diğer bireyler rakip bu savaşta. Statü savaşlarında hayatta kalmanın yolu, ne kadar fit olduğunu sürekli olarak sergilemekten (survival fitness) geçiyor.
Diğer taraftan, sosyal medyada sergilenenlerin önemli bir kısmı resmin bütününü yansıtmıyor.
Pahalı mekanlarda eğlenirken mutluluk pozları paylaşan biri, borç batağı içinde finansal çöküş yaşıyor olabilir.
Diğerlerinin yapamadığı özel aktivitelerde hayatın tadını çıkardığına ilişkin paylaşımlar yapan bir diğeri, depresyonun pençesinde duygusal bir çöküş yaşıyor olabilir.
Bazı psikologlar, sosyal medyada yaşanan bu gerçekçi olmayan mutluluk sergileme olayını "Performative Happiness" olarak tanımlıyorlar.
Haz ve mutluluk aynı şey değil. Doğal olarak haz peşinde koşmakla mutluluk peşinde koşmak da aynı şey değil.
Mutluluğun tanımı da çok net değil bu arada. Mutluluk kovalanan bir şey değil. Başına kötü şeyler gelmemesi, iyi şeylerle karşılaşman olarak tanımlanabilir mutluluk hali.
Belirsizliği kontrol etme gücün olmadığına göre, mutluluğunu inşa edebilme şansın da yok.
Dolayısıyla, sosyal medyada sergilenen sürekli mutluluk içeren senaryolar/profiller gerçeği yansıtmaktan uzak.
Kurgulanan, iyi bir oyunculuk ve rol yapma ile sergilenen senaryolar aslen.
İlk iki paylaşımda zengin olmanın sırrını paylaşmıştım.
Zengin olmanın sırrı insan çalıştırmaktan ve üzerlerinden para kazanmaktan geçiyordu.
Şimdi zengin olmanın bir diğer sırrını paylaşıyorum.
İnsanları doğrudan seni zengin etsin diye çalıştırmıyorsun.
Zengin olmak için insan çalıştıranlarla işbirliği yapıp, süreci kolaylaştırmaya ve hızlandırmaya çalışıyorsun.
Kurumsal liderlerden bahsediyorum. Sömürüden kendi payını alıp, refahın ve servetin üretenlerden patronlara aktarımına aracılık ve liderlik edenlerden.
İşbirlikçiler yıldan yıla daha da zenginleşiyorlar. ABD'deki CEO gelirleri 2021 yılında, ortalama çalışan gelirlerinin 399 katına ulaşmış durumda.
Eski hollywood filmlerinde, köleleri itaat etmeye ve çalışmaya zorlayan, aksi durumda cezalandıran, sahip ile işbirliği yapan köle şefleri/kahyaları kötü adamlardı. Onların, sömürülen kölelerin isyanı ve başkaldırısı sonrasında, bizzat köleler tarafından cezalandırılması için öfkeyle ve heyecanla filmin sonunu beklerdik.
Mutlu son, sahiple birlikte işbirlikçisinin, kölelerin kendi içerisinden gelen köle şefinin de, yaptıklarının karşılığını bulmasıydı.
Bugün kurumsal liderlerin bundan farkı yok benim açımdan. Fark, fiziki şiddet ve fiziki sömürü olmaması. Diğer taraftan, ekonomik sömürü benzer şekilde devam ediyor. Arada psikolojik sömürü de eşlik edebiliyor bu sürece. Hedef baskıları, mobbing, ayrımcılık vb.
Neyse, zengin olmanın bir sırrını daha öğrenmiş oldunuz. Hadi kolay gelsin.
Zengin olmanın sırrına ilişkin ilk paylaşım.
https://www.etikedanismanlik.com/index.php/makaleler/item/231-zengin-olmak-istiyorsan
Zengin olmanın sırrına ilişkin ikinci paylaşım.
https://www.etikedanismanlik.com/index.php/makaleler/item/232-zengin-cok-olmanin-sirri-2
Bir önceki paylaşımda zengin olmanın sırrını paylaşmıştım.
Sıkı durun....
Hazırsanız, şimdi de "ÇOK" zengin olmanın sırrını paylaşıyorum.
İnsanları senin için çalışmaya ikna etmek.
Eeeee.... İlk paylaşımdaki sır da buydu ?
Evet, çok veya az, zengin olmanın sırrı insanların senin için çalışmasını sağlamak.
Çok zengin olmak istiyorsan, insanlar senin için çalışırken, senin için çalıştıklarının farkına varmamasını sağlamalısın.
Örneğin, youtube, linkedin, facebook, instagram, x vb platformlar ne satıyor ?
İçerik? Büyük data?
İçeriği ve büyük datayı kim üretiyor ?
Sen, ben...
Para kazanıyor muyuz ürettiklerimizden ?
Bazılarımız, bazen...
Amazon, trendyol vb. pazar yerlerinde ticaret yapanlar kendi işlerini yapıp para kazanıyorlar.
Madem burada bir kazanç var, neden amazon bütün ürünleri kendi alıp satmıyor ?
Sermayeye erişimi ucuz ve kolay.
İşgücüne erişimi ucuz ve kolay.
Büyük dataya sahip.
Know how'ı var.
Risk yönetimi için bilgiye ve ölçeğe sahip.
Neden???
Çünkü seni çalıştırıp, senin üzerinden para kazanması daha kolay ve daha karlı.
Sen kendine çalıştığını zannederken, amazonu, trendyolu, yemeksepetini zengin edersin.
Senin aldığın riskleri almadan, senin bağladığın sermayeyi bağlamadan; seni çalıştırıp, riskleri ve yükleri senin üzerine bırakıp, senin kazandığından daha fazlasını kazanır. Ve bunu senin gibi milyonlarca insanı çalıştırarak yapar.
Neyse, çok zengin olmanın sırrını da öğrendin. Hadi hayırlı işler...
Zengin olmanın sırrına ilişkin ilk paylaşım.
https://www.etikedanismanlik.com/index.php/makaleler/item/231-zengin-olmak-istiyorsan
Sürekli denk geliyorum. "Zengin olmanın sırrı..." diye başlayan paylaşımlara.
Sıkı durun, asıl sırrını paylaşıyorum ama aramızda kalsın.
İnovasyon falan değil.
İhtiyaca cevap veren şeyler değil.
Hayatı kolaylaştıran çözümler değil.
Arzulara hitap eden şeyler hiç değil.
Trend olmak falan da değil.
Sevdiğin işi yapmak değil.
Geleceği yaratmak, inşa etmek mi? Onunla uzaktan yakından alakası yok.
Bu saydıklarım işin hikaye kısmı. Zengin olduktan sonra, zenginleşmene gerekçe olarak uyduracağın hikayeler.
İşin sırrı senin için çalışacak çok sayıda insanı ikna etmekten geçiyor. Ne kadar çok insan çalıştırırsan o kadar zengin olursun.
İnsanlara ürettirip, üretime yaptıkları katkıdan daha azını onlara bırakmak, farkı kendi cebine atmaktır işin sırrı. Yani patronluk veya girişimcilik denen şey.
Üretime bireysel katkının net ölçülemediği veya daha doğru bir ifadeyle net algılanamadığı durumlarda çok da zor değildir bu aktarım işi.
Üzerine bir de, "Size iş veriyorum, aş veriyorum" benzeri ifadelerle; "Aslında siz beni kullanıyorsunuz", "Size lütufta bulunuyorum" mesajı vererek, arka planda tanrı rolü oynamaya soyunursun.
Tek tek bireylerin katkısı çok görünür/farkedilebilir ise; "Risk alıyorum", "Liderlik ediyorum", "Sermaye koyuyorum", "Doğru insanları biraraya getiriyorum", "Fikir benim fikrimdi" vb. gerekçelerle meşrulaştırırsın bu aktarım olayını.
Şimdi biliyorsun zengin olmanın sırrını. Hadi kolay gelsin.
“İkinci ve daha sonra üçüncü eğitimin (lise ve üniversite eğitimi) yaygınlaşması, çoğunlukla iyi gelişmiş ebedi ve ilmi zevklere sahip olan fakat analitik düşünme kabiliyetinin çok ötesinde bir eğitim almış büyük bir insan nüfusu ortaya çıkardı.” PETER MEDAWAR
Peter Medawar diyor ki; düşünemiyor ama her haltı biliyor.
Medawar 1987 yılında öldüğü için ikinci ve üçüncü eğitim alanlarla sınırlamış bu tespitini. Bugün yaşasaydı, dördüncü, beşinci eğitim (yüksek lisans ve doktora) ve devamındaki akademik rütbeleri de dahil ederdi bu tespitine.
Yeni gerçekliğimiz!!!
"İşe alımları durdurduk!"
"5-10 yıl vadede çalışan sayısında %30-40 tasarruf hedefliyoruz!"
"Dijitalleşme, yapay zeka vs yeni duruma adapte olmalıyız."
Sistemin bütün oyuncularının yeni duruma stratejik tepkisi üç aşağı beş yukarı bu.
Kulağa hoş geliyor. "Maliyetler düşecek ve daha karlı olacağız. Ya da en azından yeni düzende karlılığımızı koruyacağız."
Kar dediğin şey satışla başlar. Giderler düşüldüğünde şirkete kalandır "Kar" denilen şey. Gelir, giderlerdeki düşüşten fazla azalıyorsa kar düşer.
Sistemin bütün oyuncuları %30-40 çalışanının işine son verdiğinde; nüfusun %30-40'ı gelir üretemez hale gelmiş demektir.
Kime neyi satacaksın ? Daha ucuza ürettiğin ürünü satamıyorsan nasıl karlılığı sürdürmeyi düşünüyorsun ? Bırak karlılığı sürdürmeyi, satamayacağın ürünü neden üretirsin ?
Kapitalist sistem üretimin ve tüketimin birlikte büyümesi üzerine kurulu bir yapı.
Bir yandan ürettirip, ellerine para verip; sonra ürettiklerini onlara satarak, ellerindeki parayı geri almak özetle.
Nüfusun %30-40'ı gelir üretemez hale geldiğinde, tüketim ve talep bu orana yakın daralacak demektir. Pazarda bu oranda bir daralma, sistem oyuncularının %80-90'ı için sürdürülemez bir ortam anlamı taşır.
Buraya kadarki kısmı olayın finansal ve ekonomik modellemesi. Oraya gelene kadar, olayın ahlaki ve siyasi yönü var.
Gelirini kaybeden insanlar oturup kaderlerine razı olmayacaktır doğal olarak. Sistemin devamı için finansal boyutundan daha büyük ve öncelikli bir tehdit bu.
Çözüm ne peki ?
Çözüm basit. İnsanları daha az çalıştırarak mevcut gelirlerini korumasına imkan sağlamak.
Dijitalleşme ve yapay zekanın getirdiği verimlilik artışını, insanların işlerine son vermek için kullanmak yerine, çalışma saatlerini azaltmak için kullanmak.
Haftalık 40 saat çalışma standardı % 40 azaltılarak, 24 saate düşürülmeli.
Bir diğer çözüm, işsiz kalanlara yapay zeka ile dönüşmüş süreçlerde yeni istihdam alanları yaratmak. Üretimde ve dolayısıyla tüketimde büyük bir zıplama anlamına gelir, yapılabilirse. Bu da son hız yol aldığımız dünyanın tükenme sürecini hızlandırır.
Geçen aklıma takıldı. Suç ve bilişsel beceriler arasında bir ilişki var mı ?
Suçlular daha mı aptal yoksa daha mı zeki ? başka bir ifadeyle.
Konu üzerine çok sayıda bilimsel çalışma yapılmış. Çevresel faktörler, sosyal ortam ve yaşam evreleri suç oranını etkileyen faktörler.
Bunlar izole edildiğinde, zeka ile suç arasında düşük de olsa negatif korelasyon tespit edilmiş. Yani zeka geriledikçe suça meyil artıyor.
Türkiye için bunun tersinin geçerli olduğunu düşünüyorum. Suçun yasal ve sosyal cezası/yaptırımı olmayan bir ortamda, suç işlememek çok anlamlı olmasa gerek. Özellikle çıkar amaçlı ve organize suçlar açısından; bu tip işleri kotarabilecek zekaya ve becerilere sahipsen, niye durasın ki ?
Her neyse. Benim bu yorumumun bilimsel bir dayanağı yok. Gözlemlerime dayalı bir çıkarım sadece.
Suç için daha belirleyici olan bilişsel yürütücü işlev bozuklukları. Tepkiyi dizginleme, davranış kontrolü, duyguları düzenleme, dürtü kontrolü, bilişsel esneklik vb.
Bunlara ek olarak, bilişsel çarpıtmanın da (cognitive distortion) suç ile ilişkisi olduğu tespit edilmiş. Kısaca, gerçekliğin kişisel algılarla çarpıtılması olarak ifade edilebilecek bir kavram.
Bu bağlamda, suç davranışını haklı çıkarma veya kurbanı suçlama şeklinde hayat buluyor bu bilişsel çarpıtma kavramı.
"O da o kadar açık saçık giyinmeseymiş."
"Ammaaaan, öbürleri gelse çalmayacaklar mı yani."
"Onlar da zamanında bize haksızlık/ayrımcılık yapmışlardı."
"Ama biz de zamanında soykırıma maruz kalmıştık."
"Çalıyor ama çalışıyor."
Yeni trendimiz bu. Tesisatçı, berber, marangoz olun. Üniversite okumayın. Üniversite mezunları aç.
Mevcut durumu bireysel ölçekte değerlendirerek, kendini kurtarsın diye gençlere tavsiye verip, ahkam kesiyorlar.
Belki haklılar. "Gemisini kurtaran kaptan"lar ülkesi ne de olsa bizim ülkemiz.
Bir ülkenin, düşük katma değerli, ölçeklenebilirliği düşük ve iç pazara yönelik hizmet ekonomisiyle refahını artırabileceğini öngörüyorlar sanırım.
Hepimiz, güzel saç kesimlerine, bakımlı vücutlara ve sorunsuz tesisatlara sahip olursak zenginleşiriz. Zenginleşmesek bile hayat kalitemiz artar.
Doğru. Iphone'suz, chatgpt'siz, ozempic'siz, microsoft'suz, mercedes'siz, SAP'sız, instagram'sız ve hatta linkedin'siz bir hayat da kaliteli ve refah dolu olabilir. Çünkü birbirimize hizmet vererek kazandığımız paralarla bunlara ödediklerimizi karşılamak mümkün olmaz sanki.
Gelelim üniversiteli işsizliği ve düşük ücret meselesine. Bunun iki farklı sebebi olabilir.
1) Eğitim kalitesi düşük olduğundan, üniversitelerden mezun olanlar katma değerli üretim yapabilecek nitelikte değiller. O yüzden iş bulamıyorlar, iş kuramıyorlar veya düşük katma değerlerinden dolayı düşük ücret alıyorlar.
2) Ülkeyi yönetenler, mezunlar kalifiye olmasına rağmen, yüksek katma değerli üretim yapılabilecek ortamı (hukuk, adalet, altyapı, güven, özgürlük, fırsat eşitliği vb.) sağlayamadığından; mezunlar işsiz veya düşük ücretle çalışıyor ya da yurt dışına göç ediyor.
Bu ülkenin yer altı zenginliği sınırlı. En temel yer üstü zenginliği ise insanı. Hepsini tesisatçı, berber, güzellik uzmanı, marangoz yaparsak bu ülke kalkınır sanırım!
Başarı ve zenginliğin anahtarı; yetenek, eğitim veya performans değil diyorlar.
Şans mı diyorsun? Yok o da değil diyorlar!
Neymiş peki?
Networking'miş. Yani kimi tanıdığın her şeyin üzerindeymiş?
Adamlar bunun için Linkedin diye bir platform yapmışlar üstelik. İnsanların bu ihtiyacını paraya dönüştürüyorlarmış!
Tanıdık önemliyse buradan gençlere bir tavsiyede bulunayım o zaman.
Tanınmak, tanıdık bulmaktan daha direkt ve kolay bir yol.
Tek tek tanıdık yapmaya çalışmak yerine tanınmaya çalışın.
Ün ve şöhret bunun en üst noktası. Her bir tanıdık üzerinde çalışmaya gerek kalmadan herkes sizi tanır. Herkesle tanıdık olursunuz. Tüm kapılar önünüzde açılır.
Herkesin ün ve şöhret peşinde koşması boşuna değil!
Önceleri bu konuda yapmış olduğum bazı paylaşımlar:
https://etikedanismanlik.com/index.php/makaleler/item/143-ahbap-cavus-burokrasisi
"Çünkü kimde varsa ona daha fazlası verilecek ve bolluğa kavuşacak; ama kimde yoksa, sahip olduğu da elinden alınacak."
Matta İncilinde yer alan yukarıdaki yetenekler kıssasına referansla; biriken avantajın Matta Etkisi olarak adlandırılan olgu, akademik anlamda ilk olarak 1968 yılında Merton ve Zuckerman tarafından ortaya atılıyor.
Başarının, başlangıçta sahip olduklarına göre dağıtıldığına vurgu yapan bir kavram.
Başarı olarak sadece ekonomik anlamda başarıdan bahsedilmiyor bu arada. Sosyal ilişkilerdeki ve akademik arenadaki başarıyı da kapsıyor bu yargı.
Hayatın ilk aşamalarında elde edilen avantajın ve başarının, ilerleyen yıllarda daha başarılı olmak için ciddi anlamda avantaj sağladığı tespitinde bulunuyor.
Potansiyeli CV'de yazan geçmiş başarılar üzerinden yorumlayan insan kaynakçıların farkında olması gereken düşünsel yanılgıların başında geliyor kanımca. Özellikle de kariyerinin başında olan insanları değerlendirirken.
Handikaplı kesiminin önündeki engellerden biri olan bu kavram hakkındaki farkındalık, toplumsal fırsat eşitliğini sağlama ve adil bir rekabet ortamı tesis etme yolunda önemli bir aşama.
Alternatifi ise, başarı tarikatlarının ajitasyon amaçlı başarı hikayeleri ile coşarken; handikaplılara "Fakirsin sen fakir kal" demeye devam etmek.